Folegandros ve Amorgos
Naviga
5.02.2021
A | a
Folegandros ve Amorgos

Komşunun kapıları hâlâ kapalı olsa da biz seyir defterimizin sayfaları arasında Yunan Adaları turlarına devam ediyoruz. Bu defa Kikladların iki özgün adası; hırçın Folegandros ve derinlik sarhoşu Amorgos’u anlatıyoruz sizlere.

Yazı ve fotoğraflar: Sema Akgün ve Erhan Öztürk


Sert kayalıklı bir tepeye kurulmuş, fotoğrafçıların rüya adası gizemli Folegandros ve bir Fransız sineması başyapıtı La Grand Blue-Derinlik Sarhoşluğu (Big Blue) filmine plato olmuş, Ege’yi ince bir kılçık gibi ikiye bölen, Dodenacuslara doğru bir denizatı gibi uzanmış, mistik ada Amorgos. Bizim görür görmez aşık olduğumuz ve Ege adaları içinde ‘en’lerimize girenlerden.



Folegandros
Kikladların en küçüklerinden olan bu adada (uzunluğu 13 kilometre) teknelerin yanaşıp bağlanabileceği çok küçük rıhtımı ve limanı olan tek yer Karavostatis kasabası (36° 36.887’ K-24° 56.993’ D). Çoğunlukla Yunan yelkenlilerinin olduğu bu yedi-dokuz teknelik rıhtımda, erken gelen ve şansı olanlar yer bulabiliyor. Biz yine erkenden gelip bağlandık. Bu sistemde daha kolay yer bulabiliyoruz ve tüm gün geziler yapabiliyoruz. Limana girerken sancakta tehlikeli kayalıklar mevcut. Biraz hırçın olan deniz ile chartplotter’ı dikkatle takip ederek kayalıkların arasından geçtik ve yanaştık bu gizemli adaya.
Biz bağlandığımızda rıhtımda üç tekne vardı. Buraya erken ulaşmak için Naxos’tan saat 05:00 gibi yola çıktığımız için, saat 09:00 gibi rıhtımın önündeydik. Solugan çok fenaydı ve gün boyunca sürdü. Saat 10-11:00 arası rıhtım tamamen doldu.



Liman gerek feribotlardan gerekse büyük soluganlardan dolayı oldukça rahatsız ve hatta zaman zaman tehlikeli. Dikkatli olmak gerek. Hafif rüzgârda bile müthiş solugan giriyor. Biz yaklaşık 9 metre derinliğe çıpa attık ve tuttuğundan emin olduktan sonra 75 metre zincir döşedik. Kıyıya da oldukça uzun dört koltuk halatı bağladık. Biz ordayken soluganlardan iki teknenin kıçları oldukça şiddetli kıyıya vurunca tedirginliğimiz iyice arttı. Çok sağlam, mümkünse amortisörlü koltuk halatları lazım. O sallantı ve gelgitlerde halatların kopması an meselesi.



Koyun güney tarafında alargada kalınabilir. Zaten rıhtım dolunca yeni gelen tekneler de burada alarga kaldı. Tabii orası da bu soluganda oldukça sıkıntılı bir demir yeri. Kısaca buraya erken gelip limanda yer bulmak en iyisi.
Adanın tek bağlanma yeri olan Karavostatis küçük ve güzel plajı, müthiş güzel mimari dokusu ve tavernalarıyla çok şirin bir yer. Burada biraz dolaştıktan sonra, aklımız limanda ve teknede olmasına rağmen, yine de Chora’ya gitmekten kendimizi alamadık… İyi ki de gitmişiz. Limandan kalkan otobüse bindik. Otobüsün tırmanarak çıktığı yolda bile müthiş manzaralar vardı. Adada çok çok az taksi var, bulabilene aşk olsun. Telefon ediyorsunuz ve uzun süre bekliyorsunuz. Chora yaklaşık 200 metre yüksekte kayalıkların üstüne ve uçurumun dibine kurulmuş vahşi bir manzaraya sahip. Burası Kikladlar içinde en özgün mimariye sahip yerlerden biri; hatta en özgünü olduğu konusunda hemen herkes hemfikir. Uçurumun kenarına uzanan evlerin ahşap balkonları, özellikle Kastro’nun yüksek taş merdivenleri çok görülesi…
Pounta Meydanı’ndan aşağıdaki vahşi manzarayı seyredip çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Chora’daki mimaride; bir ya da iki katlı hemen hemen her evin bir bahçesi ya da bahçeyi andıran bir balkonu var. Kapılar, pencereler, saksılar ve hemen tüm balkon aksesuarları genellikle deniz mavisi ya da turkuaz boyalı. Taş sokaklardaki taşların arası da beyaza boyalı ve çok estetikler. Trafiğe kapalı olan bu sokaklarda gezmeye doyamadık.



Chora’nın tam ortasındaki Kastro büyüledi bizi. Venediklilerden kalma ve mimarisi kendine has genellikle altı-yedi basamak çıkılarak girilen evleriyle özellikle fotoğrafçıların mutlaka gitmesi gereken yerlerden biri. Folegandros’un en yüksek yerlerinden birine konumlandırılmış, zikzak yürünen uzun bir yamaç tırmanışı ile çıkılan ve adanın simgesi haline gelmiş Panaya Kilisesi mutlaka ziyaret edilmeli ve tüm zorluklara rağmen mutlaka çıkılmalı. Biz gün batımında çıktık. Buranın manzarası ve özellikle gün batımı müthişti. Onlarca kişi ile hayranlıkla izledik... İzledik... Gün batımına karşı yumuşak yumuşak müzik yapan insanlarla birlikte ortam daha da büyülü oldu. Neredeyse hava kararana kadar ayrılamadık.



Sokaklarda, dükkanların ve tavernaların arasında dolaştık; geç saatte teknemize döndük ve sallan yuvarlan sabahı ettik. Siroz Limanı’ndaki o berbat soluganlardan sonra burası ikinci sıraya yerleşti sanırım. Ancak bu ada tüm rahatsız liman koşullarına rağmen mutlaka uğranıp görülmesi gereken bir yer… Değiyor yani. Folegandros müthiş rüzgârlı bir yer, sanırım bu sert rüzgârlar, adada bitki ve ağaç yetişmesini engelliyor ve adayı çorak bırakıyor. Aklımızda olan bir yer daha vardı o da Ano Meria köyü ama ertesi gün adadan ayrıldığımız için gidemedik. Bir dahaki sefere inşallah.



Amorgos
İşte rüzgârlı bir Kiklad Adası daha… The Big Blue filmini seyrederken, hem sualtına hem sert coğrafyasına hayran kaldığımız bu adayı hep merak ediyorduk. O filmi seyredip buranın maviliğine vurulmayan var mıdır bilemeyiz ama adada yukarıdan bu derin mavilikleri görünce de aynı duyguları hissettik.
Kikladların en doğusunda bulunan Amorgos’ta Katapola kasabasının limanına (36° 49.633’ K-25° 51.809’ D) kıçtankara yanaştık. Burası da zaman zaman solugan alan küçük bir liman, önceki Batı Ege Yunan Adaları’nın tersine. Burada tesadüfen dört Türk teknesi yan yana geldik.



Katapola Limanı’nın sahilinin bir kısmı plaj diğer kısmı ise tavernalar ve dükkanlarla kaplıydı. Biraz burayı dolaşıp fotoğrafladıktan sonra otobüsle deniz seviyesinden 400 metre yüksekte adanın merkezi olan Chora’ya gittik. Tepede kayalıkların üstüne kurulmuş bu Chora da tipik bir Kiklad kasabasıydı. Bembeyaz yapıları, yumuşak hatlı mimarisi, mavi ahşap doğramaları, dar sokakları ile yine leziz bir görsel şölen sundu bize. Öğle sıcağında dolaşmamıza rağmen keyifle gezdik, fotoğrafladık.



Chora’daki adanın ilk yapılarından olan Venedik kalesini, kasabanın biraz üzerinde bulunan, çoğu harabe olan çok sayıdaki yel değirmenlerini, daracık sokak aralarını gezdik. Birkaç yerde bira molası verdik ama en çok tadı hâlâ damağımızda olan patatesi sevdik. Otobüsün gecikmesi ve sıcak çarpması ile kendimizi durağın hemen arkasındaki bir tavernaya atmıştık. Karnımız da iyice acıkmıştı. Biraz patates vs. sipariş ettik. Biberiye, sarımsak ve sızma zeytinyağı ile karamelize edilmiş patatesler tam bir sürpriz oldu. Bu mekanda hiç beklemediğimiz inanılmaz lezzetler tattık.



Ertesi gün bir araba kiraladık ve ilk iş yine Chora’ya çıktık ve sonrasında denizden 300 metre yüksekte bir kayanın yamacına, kayalar oyularak yapılmış çok ilginç bir mekan olan Hozoviotissia Manastırı’na gittik. Arabayı park ettikten sonra 350 basamakla çıkılan ve 1017 yılında inşa edilen bu manastır çok etkileyiciydi. O zahmetli tırmanışa fazlasıyla değmişti. Kayaların arasında bir kartal yuvası gibi duruyordu. Uzaktan sanki iki boyutlu yamaca çizilmiş beyaz bir tabloyu andırıyordu. Kayaların oyulmasıyla kapı haline getirilen dar geçitten içeri girdik. Bir duvarını dağ yamacının oluşturduğu, kesiti üçgen gibi merdivenlerden yukarı çıktıkça bu mistik ve vahşi yapıya hayran kaldık. Pencerelerinden tam da Big Blue’nun çekildiği kıyıların görülebildiği manzara ayrıca etkileyici ve heyecan vericiydi. Burada yaşayan rahiplerin yaşamlarını onların ağzından dinledik.



Aşağıda yine filmde kullanılan küçük kilisenin bulunduğu Anna Beach de müthişti. Otoparktan merdivenlerle inerken küçük dalgıçların yanımızda oyunlar oynadığını hayal ettik.



Daha sonra Potamos, Tholaria ve Lagada köylerini dolaştık ve çok güzel bir liman kasabası olan Aegialide önce bir tavernada mükellef Yunan lezzetleri ve deniz mahsulleriyle kendimize iyi bir ziyafet çektikten sonra kasabanın sokaklarını dolaştık. Vakit geç olmuştu ve adanın güneyinde, arka planda yer alan köy ve plajları gezemedik. Onları da tekrar gelinip gezilecekler listesine ekledik.
Biz Folegandros ve Amargos’u çok sevdik… Kiklad mimarisinin bu iki güzel örneğini buralara yolu düşen tüm denizcilere tavsiye ederiz…
Selametle…