Popüler Konular : Oda Boro’yu kaybetti... | Ekmek teknesi... | Kefalonya’dan Korint... | Sorulara yanıtlar?... | Nefes alan dünya ve ... | Dromeas Yachts D28CC... |
Oda Boro’yu kaybettik
Naviga
21.05.2020
A | a
Oda Boro’yu kaybettik

Çok sevdiğimiz, sonsuz saygı duyduğumuz, canımız büyüğümüz Oda Boro, bugün aramızdan ayrıldı. 
7 Aralık 1935’te Doğu Almanya’da dünyaya gelen Oda Boro, yelkenle ilk dünya turu yapan Türk teknesi Kısmet’in ikinci kaptanıydı. Başta kızı Kısmet Deniz Boro olmak üzere tüm ailesinin, sevenlerinin ve deniz camiasının başı sağ olsun.
Haziran 2008'de hazırladığımız Sadun Boro Özel Eki için Zuhal Atasoy'un yaptığı Oda Boro röportajıyla kendisini analım...

1991’in yaz ayları… Bir Gökova akşamını geçirmek üzere botla Kısmet’e yanaştık. Oda Boro kaportadan uzattı başını. Elindeki dolu kâseyi havuzluğa doğru uzatarak, “hoşgeldiniz” dedi. Alman aksanıyla konuştuğu tatlı Türkçesi ile sakin ve yumuşak ses tonu asaletinin simgesiydi… Denizin kişiyi hoyrat kılacağını sanıyor insan. O ise; klâsik hatlarıyla sanki masallardan çıkmış gibi bir edayla durgun suda ağır ağır salınan Kısmet’in, yine masalsı kraliçesiydi âdeta…

Kısmet Kotrası efsanesinin dört kahramanı hayatıma ilk olarak Hayat Mecmuası’nda yayınlanan Amerika gezilerinin yazıları ile girdi… Birbirinden güzel fotoğraflarla yer alan dizi yazının tadı ilkokul yıllarımın anıları arasındaki yerini hâlen koruyor. İç âlemim, Daniel Defoe, Jules Verne, Jack London, Mark Twain, Joseph Conrad, Charles Dickens, Gülten Dayıoğlu, Kemalettin Tuğcu, Kemal Bilbaşar, Halikarnas Balıkçısı gibi yazarların ve Baskan Yayınları’nın macera dolu kitapları aracılığıyla; Uzay Yolu, Denizler Hâkimi, Vahşi Çöl, Kaptan Cousteau’nun araştırmaları gibi televizyon programları vasıtasıyla zenginleşirken, Borolar’ın somut mu somut macerasına derginin sayfalarında dokunmak beni oldukça heyecanlandırmıştı. Teknenin kedisi Miço ile  teknenin kü.ük kızı Deniz’in, alışkın olmadığımız manzaralarda çekilmiş fotoğrafları, şimdiki gibi turizm kataloglarının, dergilerinin bol olmadığı o dönemde, bir çocuğun merakını iyice artıracak türdendi demek ki… Öyle ki zaman zaman Kısmet’in yolcularının, özellikle de Deniz’in, anlatılanlardan başka neler yaşadığını merak edişim neredeyse içimi kemiriyordu! Acaba büyük tutkuyla bağlandığım Conrad Richter’in “Ormandaki Işık - True Son” adlı kitabına konu olan Kızılderilileri g.rmüş müydü? Antoine Reboul’ün yazdığı “Artık .ldürmeyeceksin”in iki kahramanı gibi o da gizemli bir âlemde mi yaşıyordu? Kimbilir; arkadaşları da, “İki Yıl Okul Tatili”nin kahramanları gibiydi belki de…

 

Tecrübelerinin ışığında
Derken çocukluk yılları geride kaldı. Üniversite yıllarında Osman Atasoy ile tanıştıktan sonra teknemiz Uzaklar ile dünyayı dolaşma hazırlıkları içinde buldum kendimi. İşte böyle, hayat yelleri savururken; 1991 yılında, Okluk Koyu’nda Kısmet’in yanıbaşında demirli Uzaklar’ın havuzluğunda oturmuşken Deniz’i ilk kez g.rdüm. Öğrenciydi. İstanbul’dan gelmiş ve kendini Kısmet’in bastonundan Gökova’nın mavi sularına atmıştı. Atlayışının bambaşka olduğunu fark ettim. Deniz, denizin çocuğu olarak büyürken, denizle bir başka bütünleşmişti görülen… Akşam yemeğinde Kısmet’te buluşacak, tanışacaktık. (Deniz’le tanışmamızın ve ilerleyen dostluğumuzun öyküsünü bir başka yazıda anlatmak mümkün olur umarım.) Botla Kısmet’e yanaştığımız zaman kaportadan Oda Abla uzattı başını. Elindeki yeşil mercimek salatası dolu kâseyi havuzluğa uzatarak, “hoşgeldiniz” diyordu. Alman aksanıyla konuştuğu tatlı Türkçesi ile sakin, yumuşak ses tonu asaletinin simgesiydi…

 
Denizin insanı hoyrat kılacağını sanıyor insan. O ise; klâsik hatlarıyla sanki masallardan çıkmış gibi bir edayla durgun suda ağır ağır salınan Kısmet’in, gene masalsı kraliçesiydi âdeta… Bu yazının başlığını “Sevgili Oda Ablacığım” diye koyarken, Sidney Poitier’ın başrolünü oynadığı “Sevgili Öğretmenim” filminden mi kopya çektim, yoksa başlığı attıktan sonra mı bu filmi hatırladım bilmiyorum ama Oda Boro yola çıkana kadar gerçek bir öğretmen, bir rehber oldu bana… Sık sık bir araya geliyorduk. Bana denizlerde geçen yaşamı boyunca edindiği tecrübeleri aktarıyordu. Kâh ekmek tarifi, maya tarifi, yoğurt tarifi, kefir hakkında bilgi, çeşitli otların sırlarını veriyor; kâh elde çamaşır yıkamanın, sıkmanın püf noktalarını anlatıyordu. Buzdolabı olmadan yumurta nasıl saklanır, rutubetli ortamda konserve kutularının paslanması nasıl engellenir, süt tozundan nasıl yararlanılır; ondan öğreniyordum… Bir keresinde Uzaklar’ın güvertesini kaymaz boya ile boyamaya çalışırken acemiliğimi gözucuyla tatlı tatlı süzdüğünü fark ettim. (Aslında kolay iş de değildi güverte boyamak. Koyu kıvamlı boyayı devamlı karıştırmadığınız sürece pütürler dibe oturuyor, boyanan yüzeye homojen olarak dağılması mümkün olmuyordu. Ciddi bilek gücü de gerektiriyordu yani… Ayrıca yatay bir zemini iki büklüm boyamak da, dikey bir zemini boyamaktan kat be kat zordu.) Yelkenlerin çarmıhlara çarparak yıpranmasını önleyen “baggywrinkle” yapmayı da ondan öğrendim. Sonunda Sadun Boro bağırdı bir gün: “Bırak artık bunlarla oynamayı, yolda giderken tamamlarsınız eksiklerinizi…” En çok da manevî konular hakkındaki verdiği ipuçlarıydı işime yarayacak olanlar. İki kişinin açıkdenizde yaşamı nasıl sürdürdüğüne dair ipuçları… Çoğunun ne anlama geldiğini bizzat yaşarken kavrayacaktım! Bir de henüz açıkdenizle karşılaşmamış olan bendenizin sormayı akıl edemediği bir soru vardı. Ben sormadan anlattı: “Fırtınanın içinde olmak pek de hoş değildir. Dalgalar büyür de büyür. Rüzgar arttıkça uçları kırılmaya başlar dalgaların. Kırılan denizleri seyretmeye başladığın zaman muhteşem renkler görürsün. Maviden yeşile dönen, beyazlaşan, şeffaflaşan görsel bir şölen…” Ben de, kendimi izleyebilecek durumda hissettiğim her zaman O’nun gözüyle baktım dalgalara… Bakmasını bilene gerçekten çok güzeldiler!


 

40. yıl onuruna

Yıllar çabuk geçiyordu… Uzaklar’ın beş yıl süren yolculuğu da bitmiş, hatta Türkiye’ye varışının üzerinden on yıl geçmişti. Kısmet’in dünya seyahatinin tamamlandığı ise tam kırk yıl olmuştu… Dergimizin editörü Tuba Noyan’ın telefondaki sesi bana hazırlayacakları bu eki anlatıyor ve Oda Boro ile sohbet etmek hakkında ne düşündüğümü soruyordu. Elbette çok isterdim… Ancak kendisi de ister miydi? Bundan yedi, sekiz yıl önce bir başka yayın için sormuştum; fakat sıcak bakmamıştı. Aradım; bu kez “olur” dedi! Kesinlikle her şey için “en uygun olan” bir zaman var. İyi ki de bu söyleşiyi, şimdi ve kendimi daha “ait” hissettiğim Naviga’da, Kısmet’in dönüşünün 40. yıl şerefine hazırlayacağı bu anlamlı özel ek için yapıyoruz. Oda Boro’nun, tek başına belki de ilk kez verdiği bu röportaj sayesinde ortaya çıkan bu yazının ileride de denizcilik tarihine ışık tutacak bir kaynak oluşturması dileğiyle… Caddebostan’daki evlerinde buluştuk Oda Boro ile… Dünya seyahatinin izlerini taşıyan salon adeta bir müzedeymişiz hissini uyandırıyor. Yine aynı tatlı aksan ve sakin ses başlıyor anlatmaya: “Almanya’da anaokulu öğretmenliği eğitimi aldım ve iki yıl Amerikan sistemi ile eğitim veren bir kuruluşta çalıştıktan sonra mesleğimi sürdürmek için İtalya’ya gitmek üzere başvurdum; fakat İtalyanca bilmediğim için kabul edilmedim. Türkiye’yi sadece tarih ve coğrafya kitaplarından biliyordum. Konsoloslukta görevli bir tanıdığımız başvurmamı önerdi. O yıllarda kalburüstü aileler çocuklarının yetiştirilmesi için ‘matmazel’lere ilgi gösteriyorlardı. Pedagojik eğitim almış bu yabancı genç hanımlar çocuklarının evdeki eğitimini üstleniyorlardı. Böylece yabancı dil de öğreniyorlardı. Sene 1958’de bu görev için Türkiye’ye geldim. Kısa zamanda benim konumumdaki diğer kişilerle bir çevre oluşturduk. Sorumluluğumuzdaki çocuklarla sık sık bir araya gelirdik. Büyükada’daki bir doğumgünü  kutlaması esnasında Sadun ile tanıştık. Zamanla arkadaşlığımız ilerledi ve 1964 yılında evlendik. Böylece onun dünya seyahati hayallerine ortak oldum. Teknenin yapımı, suya indirildikten sonra kalan eksiklerinin tamamlanması için fedakârca çalıştık ama yetmedi; ancak plânladığımızdan bir yıl sonra yola çıkabildik. Böyle bir seyahatin nasıl geçeceğine dair çok belirgin hayallerim yoktu. Seyahat etmeyi çok seven bir kişi olarak tahmin ediyordum ki insanın evi ile gezmesi diğer seyahat şekillerinden daha güzel olacaktı ve gittiğimiz yerlerin yerli halkı ile daha iç içe olabilecektik.”

   

 

Kısmet ile dünya sularında

Hareketli bir kişi Oda Boro… Kültür ve sanat olaylarını takip eden, kitabı, müziği ve gezmeyi seven, denizin yanısıra kayakla uğraşan; kısacası hayatı dolu dolu yaşamayı yeğleyen bir yapısı var. 1960’larda dünya denizlerinde dolaşan tekne sayısının çok az olması ve klâsik rotanın gereği yolculukta uğranan adalara henüz turizmin ve modern yaşamın nimetlerinin(!) girmemiş olması kendisini sıkmış mıydı acaba? Yolculukta neler buldu, döndüğü zaman neler hissetti: “Adalarda yaşam çok basitti. Yerliler sadece müzikle uğraşıyordu. Bunun dışındaki tek meşgaleleri yüzmek ve karınlarını doyurmak için balık tutmaktı. Bilirsin ki zerzevat çeşitleri de çok sınırlı. Yemeklerini tek yöntemle -bizim ‘kuyu kebabı’ yöntemiyle- pişiriyorlar. Her şey o koca çukurun içine giriyor; zerzevat da, balık da… Yani yemek kültürleri de çok sade. Bol zamanları olduğundan bizimle sohbet ederlerdi. Diğer teknelerle kurulan dostluklar da zamanımızın bir kısmını alırdı. Yol arkadaşlarımızın çoğu dünya denizcilik tarihine geçmiş, deneyimlerini yazdıkları kitaplar vasıtasıyla kendilerinden sonraki nesillere aktarmış, önderlik etmiş denizcilerdi. Çok güzel günler geçirdik, dostluklarımız uzun yıllar devam etti… Kanarya Adaları’nda tanıştığımız Amerikan teknesi Sea Wind’den Mack ve Muff Graham çifti ile de çok iyi ahbaplık kurmuştuk. Bebek sahibi olmayı istiyorlardı. Kanaryalar’dan birkaç parça bebek kıyafeti aldık birlikte. Onlar Karayipler’e vardıkları zaman seyahatleri sona erdi, yollarımız ayrıldı. Bu arada bebekleri de olmadı ve daha sonra Deniz’in dünyaya geleceğini öğrenince Kanaryalar’dan aldığımız bebek eşyalarını bize yolladılar. Saklarım hâlâ o giysileri. Fakat bu çiftin hayatı acı bir şekilde sona erdi. Aldığımız habere göre, Hawaii Adalar’ındayken, birgün botla balık tutmaya giderler. O esnada tekneleri, hippi bir çift tarafından çalınır ve kendilerinden de bir daha haber alınamaz. Onların ilginç yaşamını konu alan bir de film yapıldı daha sonra. Üzülerek izledim. Boş zamanlarım için bol kitabım vardı teknede, yeni kitaplar da eklenirdi. Ayrıca branşım olduğu için yerli çocuk masal kitaplarını araştırırdım gittiğimiz yerlerde. Bizimkilerden çok değişik masallar vardı kültürlerinde. Seyir esnasında insanın hiç boş vakti kalmaz zaten,  biliyorsun. Hareketli bir yapım olmasına rağmen kolayca sıkılmam da…”


 

Türkiye’ye döndükten sonra

Pekiyi denizlerde geçen yıllardan sonra Türkiye’ye gelince nelerle karşılaştılar ve neler hissettiler: “Türkiye’ye döndükten sonra Sadun kitabı –Pupa Yelken- yazdı. Benim çalışmaya başlamak için fırsatım olmadı. Çünkü gelir gelmez hamile kaldım. Hürriyet Gazetesi vasıtasıyla Haldun Simavi Gayrettepe’de bana bir ev aldılar, küçük bir ev… Bir gün denizlerde yaşayamayacak olursam, burada oturacaktım; o zamana kadar da bir destek kaynağı olacaktı. Başarımızı takdir eden çok kişi olmuştu, büyük bir karşılama töreni yapılmıştı. Hatta National Geographic Dergisi bile vardı. Nil Nehri’ndeki araştırmalarından dönen National Geographic dergisinin ekibi ile Mısır’da karşılaşmıştık. “Sizi karşılayacağız Türkiye’de” dediler ve hakikaten de sözlerinde durdular. Çanakkale’de baktık, karşımızdalar! Daha sonra da İstanbul’a geldiler ve törenlere katıldılar. Derginin bir sonraki sayısında da seyahatimizi kapaktan verdiler. Tabii o yıllarda bu tür seyahatler çok azdı… Hoş olmayan bazı tavırlar da vardı. Anı olarak yanımızda getirdiğimiz ve burada hiç maddî değeri olduğunu düşünenler… Kasa kasa inci getirip burada satarak zengin olduğumuzu sananlar… Ve daha neler, neler! Oysa ki o zaman buradaki evin bahçesinde bulunan müştemilatta kalıyorduk ve karnım burnumda halıları silkmeye varıncaya kadar her işimi kendim yapıyordum. Dışarıdan fikir yürüten bazı sığ düşüncelerdi bunlar. Kazandığım iç zenginliğini ise hiçbir şeyle değişmem. Kitap bittikten sonra Sadun tekrar çalışmaya başladı. Doğumdan kısa bir süre sonra ailecek yaşamımızı sürdürebilmek için biz de tekneye yerleştik ve Deniz orada büyüdü. Sadun yeni bir seyahat plânladığı için çocuk yetiştirme ile ilgili adımlarımızı buna  göre attık. Deniz’i özel bir okula yaşından bir yıl önce verdim. İlk iki sınıfı burada okudu, başarılı bir öğrenciydi. Üçüncü sınıfa geldiğinde artık çıkacağımız yolculukta yaşadıklarımızı anlayabilecek yaştaydı. Okuldaki eğitimine bir süre ara verdik ve Amerika seyahatimizi gerçekleştirmek üzere denize açıldık.

Deniz ile denizlerde

İlk yolculuk ile ikinci yolculuk arasında ne fark vardı acaba? Borolar ne hissettiler, Deniz’i de alarak çıktıkları ikinci yolculukta? “Benim için çok farklıydı.” diye cevaplıyor Oda Boro… “Pek belli etmiyor ama herhalde Sadun için de öyleydi. Sorumluluk çok artıyor çocukla…”

Güneydeki Karayip Adaları’ndan başlayan iki yıllık gezinin rotası, bu kez kuzeydeki adalara, Bahamalar’a, Amerika Birleşik Devletleri’ne, Intercoastal Water Way diye adlandırılan Amerika içlerindeki kanallara uzuyor; dönüş de tabii ki Kuzey Atlantik’ten, Azorlar üzerinden gerçekleşiyor. Deniz’in eğitimi ise teknede annesi tarafından veriliyor. Nitekim okula devam etmediği iki yılın sınavlarını d.nüşte vererek beşinci sınıftan okuluna devam edebiliyor. Borolar bu seyahatin dönüşünde İstanbul’u terk ederek Bodrum’a yerleşiyorlar. Seyahatin detaylarını mutlaka Fora Yelken’den okumuş veya okuyacaksınızdır. Sadun Boro’nun kaleminden çıkan, yine çok  yazı daha var içinde. O da, sevgili Kısmet Deniz Boro’nun kitap yayına girmeden önce 2007 Şubat’ında kaleme aldığı yazı… Yolculukta yaşadığı hisleri ve deneyimleri, döndükten sonra ve şimdiki yaşına kadar yaşadıklarının süzgecinden geçirerek anlatmış. Kendisinin de belirttiği gibi kolay olmamış yazması; çünkü bir iç ve dış hesaplaşma da var anlattıklarında. Elbette kolay değil kelimelere dökmek… Ancak; bu kısa ve özlü yazı bu tür yolculukları düşünen tüm ebeveynlere ışık tutacak çok değerli bir kılavuz. Deniz’in yazısını kendi açımdan ele alacak olursam, Hayat Mecmuası’ndaki yazı dizisindeki Deniz’e demek ki boşuna gıpta etmişim. Meğer göründüğü kadar da muhteşem değilmiş yaşadıkları! Kimbilir Söz gene Oda Boro’da: “Çocukları olan teknelerle rotamızı kesiştirmeye çalışırdık. Koylarda buluştukları zaman hemen bir araya gelirler, oyunlar oynarlardı. Birbirlerinin kültürlerini birbirlerine aktarırlardı. Buna bazen küfürler bile girerdi! Yeni arkadaşlıklar da çok çabuk kurulurdu. Ortak lisan İngilizce idi. Deniz büyüdükten sonra bu seyahatin bazı yönlerini eleştirdi. Ancak benim için her zaman ‘aile olmak’, hep bir arada bulunmak çok önemliydi ve bu yolculuğun Deniz’e bu bakımdan çok şey  katacağına inanmıştım. Böyle bir deniz sevgiye bir başka değer katarlar onlar… yolculuğundan başka hiçbir durumda ailenizle bu kadar yakın olma imkânınız yoktur. Ancak tabii fırtınalardan korktuğu, deniz tuttuğu zamanlar da çok oldu. Örneğin Madeira Adaları’na giderken tam on dört gün boyunca hep kafadan fırtına yemiştik. Deniz’in midesi çok bulandı, korktu ve artık sonuna doğru ‘N’olur bana bir ada bulunuz artık!’ dedi bize… Bu gibi durumlardan mutlaka olumsuz etkilendi. Hatırlamışken, Deniz’in ismini Ada koymak istediğimi de belirteyim. Eski bir Alman ismidir de aynı zamanda. O zamanlar Türk.e’de bu isim hiç kullanılmadığı için ileride alay konusu olabileceğini düşünerek vazgeçmiştik. Deniz’in bir de bisikleti vardı teknede; fakat güvertede tutmak zor olduğu için onu Amerika’da satmak zorunda kaldık. Babası Türkiye’ye yaklaşınca bir bisiklet alacağına söz verdi ve İtalya’da bu sözünü yerine getirdi, çok güzel bir bisiklet aldı Deniz’e.” Teknede çocuk yetiştirmek bir yana, kadınerkek  ilişkileri de merak konusuydu herkesçe. Örneğin, deniz yaşamını hiç bilmeyen bazılarının teknedeki kadını “emir kulu” olarak görerek kadın-erkek ilişkisini aşağılarcasına sorguladığı bakış açısı… Oysa ki Oda Boro, bu konuya şöyle açıklık getiriyor: “Bir operasyon tek bir cerrahın yönetiminde yapılır. Yardımcıları onun işini kolaylaştırmak için oradadır ama işin başında işin ehli vardır ve yapılan iş uyum içinde gerçekleştirilen bir ekip çalışmasıdır. Zaten her kafadan bir ses çıkması da hastanın akıbeti açısından doğru olmaz.”

 

Üzücü teşhis

Örnekleme sağlık konusundan yapılınca, insan istemese de, Kısmet’in dünya seyahatinde Oda Abla’ya konulan teşhisi hatırlıyor. Pupa Yelken’in bu sayfaları çok acıklıdır. Duygu dolar insan. Teknenin ikinci kaptanı konulan kanser teşhisi ile yuvasını bırakıp Türkiye’ye dönüp ameliyat olmak zorunda kalır. Kaptan, yalnızlığın zor anlarıyla devam eder yoluna. Çok şükür ameliyat başarılı geçer ve ikinci kaptan ilelebet kurtulur bu illetten. Oda Boro şöyle anlatıyor: “Almanya’da edindiğim meslek gereği birçok sağlık testi gibi Simir testinden de geçmemiz zorunluydu her sene. Öğretmenlerin ve öğrencilerin sağlığı düşünülerek vardı bu kurallar. Bende de bir alışkanlık oluşmuştu artık. Seyahatteyken, o sene de aynı testten geçince sonuç olumsuz çıktı. Erken teşhis en büyük şansımdı. Ameliyatımın başarılı geçmesi ve moralimi yüksek tutuşumun sonucunda bir ay sonra Kısmet’e geri döndüm ve yola devam ettim. Bugün, rahim ağzı kanserine eşten geçen HPV virüsünün yol açtığı biliniyor ve bu duruma maruz kalmayı engellemek için aşısı var. O gün de aynı imkân olsaydı bunların hiçbirini yaşamayacaktım.”

Son iki soru Deniz Atasoy’dan

Oda Boro ile buluşmak üzere evden çıkarken; yaşamının ilk iki buçuk yılı denizde geçen ve şimdi 13 yaşında olan kızım Deniz, sevgili arkadaşı Dilara’nın anneannesine –Oda Abla’ya- iletmemi rica ettiği selâmla birlikte, iki de soru emanet etti bana… Birincisi, ilk yolculuğundan, kırk yıl önce Türkiye’ye dönen Kısmet acaba neler hissediyordu geçen zaman içerisinde? İkinci sorusunda da ise Deniz, Oda Boro’ya göre Kısmet’in “kız”mı, “erkek” mi olduğunu öğrenmek istiyordu.

Oda Abla’nın Deniz’in sorularına ilk cevabı gülerek şöyle oldu: “Kerataya bak sen; kereta!..” Ardından ikinci soruyu  anıtlamakla başladı işe: “Kısmet bir tekne olduğu için ‘she’ dir elbette, dişildir yani…” Evet; ikinci sorunun cevabı buydu; ama Deniz’in bu soruyu bu cevabı almak için sormadığını hissediyordum. Başka bir şey sormak istemişti. Belki de “yaşanan” tekneler ile “yaşanmayan” tekneler arasındaki ayırımı öğrenmek istiyordu Oda Abla’nın dilinden. “Eğer öyleyse” dedi Oda Boro “Teknelere kişiliğini veren bizleriz. Onu ‘yuva’ hâline getiren bizleriz. Örneğin yarış tekneleri var, birkaç kere kazara bulunduğum. Tamamen farklı bir dünya; sadece erkeklere ait. O kadar duygusuz bir ortam ki, ben asla yapamam. Evet, o da ‘she’ bir tekne olarak; ama aslında o bir makina… ‘Beyaz eşya’ da diyebiliriz onlara. Bizim yaşanacak yer yaptığımız ‘aile tekneleri’nden bambaşka. Bir yemek bile yapamaz, yiyemez, tuvalet bulamazsınız. Benim kastettiğim, bir yaşam biçimi. Denize yakın, birbirinize yakın. Ayrı kaldığınız zaman her zaman özleyeceğiniz bir yuva.” Gelelim Deniz’in ikinci sorusuna… Soruya açıklık getirmek için diyorum ki: “Hep Kısmet’te yaşayarak yaptığınız uzun yolculuklar başka… Bir de, karada bir evinizin de olduğu, ancak zaman zaman Kısmet’e giderek yaptığınız daha kısa –mevsimlik- yolculuklar var… Sanırım Deniz, tek evinizin Kısmet olduğu uzun dönem yolculuklardan sonra  ısmet’in ne hissedebileceğini öğrenmek istiyor.” Oda Boro  cevaplıyor: “Kısmet’e sorma ve O’nun da anlatabilme imkânı olsaydı, herhalde ‘yalnızlık hissettiğini’ söylerdi…”

Bazı “özel” insanlar vardır hayatta… Bir başkadır çiçek yetiştirmeleri onların. Bir başkadır yemeklere kattıkları lezzet. Başka türlü konuşur, bakar, yürür, oturup kalkarlar. Kalemi, çatalı tutuşları, fincandaki içeceği yudumlayışları, saçlarını düzeltişleri bile bir  başkadır. Özendirir insanı. Taktıkları sıradan bir yüzük, evlerindeki alelade bir koltuk, bir tablo bir başka durur onların zevkiyle. Yemek yerken silinmiş rujları bile bir başka yakışır onlara… Çocuğa, insana, birliğe beraberliğe, sevgiye bir başka değer katarlar onlar…

Yaşamın anlamıdır benim için böyle kişiler ve sadece birkaç kişidirler. Onlardan biri de Oda Boro. Sevgili Öğretmenim; son zamanlarda hep Sadun Boro’nun yazılarından, anlatılarından okuduğumuz, dinlediğimiz Kısmet’in maceralarını, bu kez, bir nebze de olsa, sizden dinleme fırsatını verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

 
           
 
SİTEDE ARA
               
Naviga Yayınları
 
 
 
HAVA DURUMU
 
 
 
 
 
FIRTINA TAKVİMİ
03 Haziran
09 Haziran
22 Haziran
27 Haziran
Fırtına (2 gün)
Fırtına (2 gün)
Gündönümü Fırtınası
Kızıl Erik Fırtınası
TAKVİM
 
 
NAVİGA ÜYELİK
okuyucu@navigamagazin.com Adres: Kalamış Fener Cad. İskele Sok. (Gamze Sok.) No: 2 Kalamış 34025 Kadıköy-İ
NAVİGA E-BÜLTEN
 
Tasarım & Kodlama: Tekklik Bulut ve Internet Hizmetleri